halledilmesi gereken işler, yapılması gereken görevler. planlanması gereken gelecek ve hatta belki veya bir atılım. hızlı koşmak gerek. yahut beklemek, gitsinler diye kulakları kapatmak gözleri kısmak. bunların hiçbiri yalnız yapılıyor. çok da güzel. daha güzel. rahat. istemeyerek ama en azından şuurluca.
şuur.şuğ.şu.şşş...
böyle yapılmaz ama. bu yapılmaz. bana yapılmaz.ben yapamam. bi ben yapamam. başkaları yapabilirken. denedim. olmadı. korku. boşalmaya başlayabiliyor en azından. özlemiştim aslında. eskiye özlem. ve ona özlem. ve ona özlem duyacak olmakla eskiye özlem arası, sayfa boş değil. daha değil. yakın.
ama özlem duyacağını biliyo olduğun için daha özlem duymuyorken özlem duyuyor olacağın için daha şimdiden şuanki özlem duymaya duyduğun özleme özlem duymak esas şizofrenik durum olabilir. incelenebilir. pek tabiğ. en azından beyaz, memur penisi şeklinde bit kadar okla aynı noktaya tikli gibi üç saniyede bir renk değişimini kontrol etmek için bastırmaktan daha az ezik bir duruma benziyor.
kafamı dağıtmak için dağılmam gerektiği de mesela yeni bir gözlem. iç. iç. iç. değil.
çiğ halimle dansetmek kısmını çözebilmemin çok kolay olmamasının sebebi kaburgalarım arasında yanan zehirlenmiş bölgede kontrolü sağlayamamışlığımla alakalıydı en son bölgeyi keşfe çıktığımDA.
KIZDIM. YETER OF. Bİ BİT ARTIK. GELMESEYDİN KEŞKE. BEN İSTEMESEYDİM İŞTE. KELİMELERLE DEBELENİYORUM ARTIK VAKİT GEÇİRMEK İÇİN, . Bİ AN VAZGEÇÇMEK İÇİN SAÇMALAMAK İSTİYORUM. BAĞIR. BAĞIR. BAĞIR. BAĞIR. BAĞIR. MANASIZCA BAĞIRMAK BAĞIRMAK KADAR MANALI BİR HAMLE DEĞİL. FARKINDAYIM. ONDAN BAĞIRMIYORUM. SUSTUKÇA DA AKIYO. PAÇALARIMDAN AKIYORSUN.İMLAYA DİKKAT EDEREK HEM DE. BU TARZ BİR DURUMDAN İLK DEFA RAHATSIZLIK DUYUYORUM. İSTEMİYORUM. ÇIK. GİT. SİKTİRGİT. ÖL.
me.
istiyorum seni aslında. diğer tarafımda. hangi diğer tarafımda olduğunu yeni keşfettim. benim de diğer tarafım varmış galiba.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
9 Kasım 2009 Pazartesi
7 Ekim 2009 Çarşamba
sirKe
-Salonun dışındakilere de kulak verilsin...
-Hay hay
Düzinelerce beyaz şapkalı siyah smokinli günümüz kapıkulu delikanlısının hayal ettiği de tam olarak bu sevgi dolu karşılama anıydı belliki.
Salonun dışındakilere kulak verilmesi istenmişti. Ve düzinelerce beyaz şapkalı siyah smokinli delikanlının tamamı salonun dışında bu haberin de etkisiyle mutluluk gözyaşlarına boğulmuşlardı.
bilirsiniz duygusal çocuklardır. bu "duygusal" boşalmayı haketmek için sebepleri olmadığını da söyleyemezsiniz.
siyah smokinli delikanlılarımızın beş parasızlıktan hayatları boyunca sahip olabileceği en kaliteli üst baş beyaz şapkaları ve siyah smokinleri kaldıkça, sırf bir anlık farkedilmek mutluluğunu yaşamak uğruna karşılaştıkları istisnasız her kadının yanından geçerken o smokinin içinde dünya imparatorluğu tiranının kara kuvvetleri ve deniz kuvvetleri komutanına ait üniformayı giyiyormuş havasıyla burunlarını çekip üniformadan kalbin üstündeki armaya doğru tesbihi salladıkça bütün bu ilgi istencine rağmen görebildikleri tek ilgi yurt evindeki pilav sofrasında akşam vaazından hemen sonra yatsı namazından hemen önce, abilerin sırtlarını sıvazlamasıyla kaldıkça o küçüldükçe küçülen egosu, o ilgi istenci, o siyah smokini giyebilmek uğruna harcadığı benliği, yaldızlı, üstünde osmanlıca ben (BEN) yazan siyah kından sirke kokusuyla CERN deneylerinde veya tanrı yaratılışında en kötü ihtimalle nietzche sirkinde soytarının ölümünden az sonra vefa borcu olarak bulunmuş olsun o simsiyah antimaddeden yapılmış kara delikten az önce koparılmış güçlü, sinirli, adaletli, tedirgin, ağır, adil, yaşlı, gurur siyahı COP çıkınca var ya.....
salon dışındakilere de kulak verilmesi istenmişti,
hay hay
coplar salon dışındakilerin kulaklarına kulaklarına verildikçe bizim delikanlıların smokinlerinin pantolonlarının uçkur kısımlarına bir dikkat ediniz.
sirk başlasın.
-Hay hay
Düzinelerce beyaz şapkalı siyah smokinli günümüz kapıkulu delikanlısının hayal ettiği de tam olarak bu sevgi dolu karşılama anıydı belliki.
Salonun dışındakilere kulak verilmesi istenmişti. Ve düzinelerce beyaz şapkalı siyah smokinli delikanlının tamamı salonun dışında bu haberin de etkisiyle mutluluk gözyaşlarına boğulmuşlardı.
bilirsiniz duygusal çocuklardır. bu "duygusal" boşalmayı haketmek için sebepleri olmadığını da söyleyemezsiniz.
siyah smokinli delikanlılarımızın beş parasızlıktan hayatları boyunca sahip olabileceği en kaliteli üst baş beyaz şapkaları ve siyah smokinleri kaldıkça, sırf bir anlık farkedilmek mutluluğunu yaşamak uğruna karşılaştıkları istisnasız her kadının yanından geçerken o smokinin içinde dünya imparatorluğu tiranının kara kuvvetleri ve deniz kuvvetleri komutanına ait üniformayı giyiyormuş havasıyla burunlarını çekip üniformadan kalbin üstündeki armaya doğru tesbihi salladıkça bütün bu ilgi istencine rağmen görebildikleri tek ilgi yurt evindeki pilav sofrasında akşam vaazından hemen sonra yatsı namazından hemen önce, abilerin sırtlarını sıvazlamasıyla kaldıkça o küçüldükçe küçülen egosu, o ilgi istenci, o siyah smokini giyebilmek uğruna harcadığı benliği, yaldızlı, üstünde osmanlıca ben (BEN) yazan siyah kından sirke kokusuyla CERN deneylerinde veya tanrı yaratılışında en kötü ihtimalle nietzche sirkinde soytarının ölümünden az sonra vefa borcu olarak bulunmuş olsun o simsiyah antimaddeden yapılmış kara delikten az önce koparılmış güçlü, sinirli, adaletli, tedirgin, ağır, adil, yaşlı, gurur siyahı COP çıkınca var ya.....
salon dışındakilere de kulak verilmesi istenmişti,
hay hay
coplar salon dışındakilerin kulaklarına kulaklarına verildikçe bizim delikanlıların smokinlerinin pantolonlarının uçkur kısımlarına bir dikkat ediniz.
sirk başlasın.
12 Eylül 2009 Cumartesi
1 Ocak 2009 Perşembe
antonet
Şu an, çalan müziğin notaları alkolün de etkisiyle gözlerimin önünde sol anahtarına sarılmış sevişiyorlar. Bir piyano tınısı.. hayır hayır kulüpte çalan ortalama bir elektronik müzik voltajı. eah,
Bu denli müzik aşığı olmadığım bariz, nezaketen uzattığım bu konuyu geçmenin vaktidir.
Çünkü salatası ne söyleyeceğini bilemeyenler veya söyleyeceğini kafasında hızlıca kuramayan salaklar için leziz bir içki mezesidir. Ama ben ne salağım, ne de içki içebilmek için mezeyle içkinin kederini damıtmaya ihtiyacım var. mutlu olmak için alkol alınmayacağını düşünenler ekolündenim. hüzünlü bir zevk, veya eğlenmek için hüzünlenme iksiri; saniyeler etrafında dönen hüzün eğlence verkaçları, belki yatağa kadar giden yorgana zevk parçaları damlatan bir mutluluk ardından sabah, hayır hayır öğleden sonra baş ağrısı ve gün boyu belirli saatlerde mutsuzluk seansları. daha çok işletim sisteminin güncellemesi veya şarjör değişikliği. MEY, belki de tasavvufun ta kendisi, tasavvuf fazla cüretkarsa da bir nirvana denemesi olduğu kesin.
ah antonett
antonett bahsettiğim nirvana ayini sırasında yeşil piyanonun tepesinde karakteristik somurtuşuyla onu izleyen potansiyel aşıklarını selamlıyordu. suratında en küçük bir gülümseme olmadan çevreye mutluluk saçmak için sadizm derecesinde şiddete meyilli olmak lazım ki doğanın harmonik tıkırındaki dengesinin emirlerine hiyanet bize düşmez. Yeşil piyano üstünde kalın sütun bacaklarını sallayan bu antonet suratındaki kırbaçla etrafındaki adamlara acı saçarken adamlar hayranlıkla ellerini ceplerine atıyorlardı. Burada harmoni ve mistisizm yok hele doğa kanunları hiç uymuyor. Mey demiştik ki tasavvuf diyebilelim diye kılıfımız olsun istedik. Sadizme aç salakların neresinde peki bu tasavvuf. Seni seveni sev. Sen sevgisindir, sevgili sendir sevmektir insan aslında hepimiz aynı hepimiz tek hepimiz herşey ve hepimiz tek sevgi, hepimiz tekin sevgisiyken hepimiz ayrı ayrı hepimizin sevgilisiyken antonet nasıl sevmez. Antoneti herkes severken antonet nasıl sevmez.
Antonet nasıl sevmez.
Aslında antonet yeşil piyanonun üstünde değildi, şarkı söylemek de hiç tarzı değil. o herkesin içindeki yalnız klişesinin vücut bulm... pehh, ne diyorum ben. o yalnız olur mu. o antonet ve antoneti kim sevmez. yan masanda tanrıça oturuyorken, sırayla bütün lokanta saygılarını sunmak için tanrıçanın önünde kendilerini adak veriyorsa o şımarmasın diye tanrıçayla ilgilenmiyormuş gibi yapamazsın ki. ben antoneti yalnız yakalamıştım, ışığı bütün lokantaya yayılmaya başlamadan hemen önce sadece o, ve tanrıça olmadığını düşündüğüm için yanında ben.
bir matrixvari zamanının yavaşlaması anı ve sadace ikimiz ve ağır ağır yaklaşan mermiler. ve antonet ve ben. o farkında olmasa da ikimiz orada duruyorduk. ben ve o. rüyalarda bunun denemesini 350000 kere yapmşlığın özgüveni ve ben. ve antonet. ve antonet ve ben. eah, hiç farketmez. ben provalarda çalıştıklarımı şovumda ortaya koymaya özgüvenimi topladığımda, kmler uzaktan gelen kahkahalar yaklaşmaya başlamıştı bile. ha ha ha. kulağımda daha ayırdedilebilir yakınlığa gelmişlerdi. ha haha hahahaa. rahatsız edeceklerdi. belki bi anlık ilgisinin bende toplaması ihtimalini mahvedeceklerdi. ben galiba yine, cümlelerimle birlikte kendimi yeşil piyanonun yanına gömmek zorunda kalacaktım. hahahahahahaha siluetler görünür olmuştu. hahahahahahfsdhdgsdhahahnfdn antonet yüzlerini seçebilmeye başlamıştı. aghhahgahfsdgahahahaha. antonet de onlara gülümsemeye başladı. agfdhdahahshfshahdshahah hepsi benim kadar iddialıydılar hem bu sefer yarışa 1-0 da başlamıyordum. ahaghahahshahahahahahahahahahha
bir kez daha küreğimi getiriniz.
antonetin etrafı ismini bilmediği kahkahalarla dolmuştu. onlarca bilmediği gülümseme. beni biliyordu. eskiden. hatırlamaması beni üzmezdi çünkü rüyalarımda tanışma provasını pek çok kez yapmıştım -belki matrixin harddiskinin kaldırmayacağı kadar-
hayır hayır, antonett tanrıça değildi. çok yakındı ama değildi.
peki ya ben senelerdir görmediğim, tanrıça olmayan bir kızla sohbet edemeyecek kadar korkak mıydım? çok yakındım ama değildim.
yanına gittim, beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum.
hatırlamadığını söyledi.
ben de küreğimi elime alıp yanından ayrıldım.
Bu denli müzik aşığı olmadığım bariz, nezaketen uzattığım bu konuyu geçmenin vaktidir.
Çünkü salatası ne söyleyeceğini bilemeyenler veya söyleyeceğini kafasında hızlıca kuramayan salaklar için leziz bir içki mezesidir. Ama ben ne salağım, ne de içki içebilmek için mezeyle içkinin kederini damıtmaya ihtiyacım var. mutlu olmak için alkol alınmayacağını düşünenler ekolündenim. hüzünlü bir zevk, veya eğlenmek için hüzünlenme iksiri; saniyeler etrafında dönen hüzün eğlence verkaçları, belki yatağa kadar giden yorgana zevk parçaları damlatan bir mutluluk ardından sabah, hayır hayır öğleden sonra baş ağrısı ve gün boyu belirli saatlerde mutsuzluk seansları. daha çok işletim sisteminin güncellemesi veya şarjör değişikliği. MEY, belki de tasavvufun ta kendisi, tasavvuf fazla cüretkarsa da bir nirvana denemesi olduğu kesin.
ah antonett
antonett bahsettiğim nirvana ayini sırasında yeşil piyanonun tepesinde karakteristik somurtuşuyla onu izleyen potansiyel aşıklarını selamlıyordu. suratında en küçük bir gülümseme olmadan çevreye mutluluk saçmak için sadizm derecesinde şiddete meyilli olmak lazım ki doğanın harmonik tıkırındaki dengesinin emirlerine hiyanet bize düşmez. Yeşil piyano üstünde kalın sütun bacaklarını sallayan bu antonet suratındaki kırbaçla etrafındaki adamlara acı saçarken adamlar hayranlıkla ellerini ceplerine atıyorlardı. Burada harmoni ve mistisizm yok hele doğa kanunları hiç uymuyor. Mey demiştik ki tasavvuf diyebilelim diye kılıfımız olsun istedik. Sadizme aç salakların neresinde peki bu tasavvuf. Seni seveni sev. Sen sevgisindir, sevgili sendir sevmektir insan aslında hepimiz aynı hepimiz tek hepimiz herşey ve hepimiz tek sevgi, hepimiz tekin sevgisiyken hepimiz ayrı ayrı hepimizin sevgilisiyken antonet nasıl sevmez. Antoneti herkes severken antonet nasıl sevmez.
Antonet nasıl sevmez.
Aslında antonet yeşil piyanonun üstünde değildi, şarkı söylemek de hiç tarzı değil. o herkesin içindeki yalnız klişesinin vücut bulm... pehh, ne diyorum ben. o yalnız olur mu. o antonet ve antoneti kim sevmez. yan masanda tanrıça oturuyorken, sırayla bütün lokanta saygılarını sunmak için tanrıçanın önünde kendilerini adak veriyorsa o şımarmasın diye tanrıçayla ilgilenmiyormuş gibi yapamazsın ki. ben antoneti yalnız yakalamıştım, ışığı bütün lokantaya yayılmaya başlamadan hemen önce sadece o, ve tanrıça olmadığını düşündüğüm için yanında ben.
bir matrixvari zamanının yavaşlaması anı ve sadace ikimiz ve ağır ağır yaklaşan mermiler. ve antonet ve ben. o farkında olmasa da ikimiz orada duruyorduk. ben ve o. rüyalarda bunun denemesini 350000 kere yapmşlığın özgüveni ve ben. ve antonet. ve antonet ve ben. eah, hiç farketmez. ben provalarda çalıştıklarımı şovumda ortaya koymaya özgüvenimi topladığımda, kmler uzaktan gelen kahkahalar yaklaşmaya başlamıştı bile. ha ha ha. kulağımda daha ayırdedilebilir yakınlığa gelmişlerdi. ha haha hahahaa. rahatsız edeceklerdi. belki bi anlık ilgisinin bende toplaması ihtimalini mahvedeceklerdi. ben galiba yine, cümlelerimle birlikte kendimi yeşil piyanonun yanına gömmek zorunda kalacaktım. hahahahahahaha siluetler görünür olmuştu. hahahahahahfsdhdgsdhahahnfdn antonet yüzlerini seçebilmeye başlamıştı. aghhahgahfsdgahahahaha. antonet de onlara gülümsemeye başladı. agfdhdahahshfshahdshahah hepsi benim kadar iddialıydılar hem bu sefer yarışa 1-0 da başlamıyordum. ahaghahahshahahahahahahahahahha
bir kez daha küreğimi getiriniz.
antonetin etrafı ismini bilmediği kahkahalarla dolmuştu. onlarca bilmediği gülümseme. beni biliyordu. eskiden. hatırlamaması beni üzmezdi çünkü rüyalarımda tanışma provasını pek çok kez yapmıştım -belki matrixin harddiskinin kaldırmayacağı kadar-
hayır hayır, antonett tanrıça değildi. çok yakındı ama değildi.
peki ya ben senelerdir görmediğim, tanrıça olmayan bir kızla sohbet edemeyecek kadar korkak mıydım? çok yakındım ama değildim.
yanına gittim, beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum.
hatırlamadığını söyledi.
ben de küreğimi elime alıp yanından ayrıldım.
30 Aralık 2008 Salı
kız, kadın
#1 TAVAN
Yüksek tavanlar kasfetli değil midir? Bunu birilerinin söylemiş olması gerekirdi ki herşey daha kolay anlaşılabilirdi.
Ehhehk... hazırsanız başlayalım.
Odanın tavanı olması gerekenden daha yüksekti, bunu farketmek için dostoyevskivari analizlere gerek yok. Pencereler ahşaptandı. Gecenin siyahı ile gün boyu şiddetle devam eden tipinin beyazı ahşap pencerelerden kol kola gri bir tonda giriyorlardı. Bu evi betimlemek için ahşap kelimesi fazlasıyla yeterliydi. Ahşap pencereden gelen gri ışık hüzmesi doğrudan ahşap parkeler üzerinde gıcırdayan ahşap sallanan sandalyede oturan orta yaşlı çelimsiz bakımsız ama bir o kadar da güzel kadının hedef alıyordu. Gri hüzme önce baştan sona kadını dikkatlice süzdü. Ardından kadının sağ göz bebeğinin çığlıklar içinde ağlayıp yaşları gözün dışına taşırdığını farketti. Gözün dışına taşan damlacığı bebekten çıkıp önce kirpiklere takılarak daha da küçülüp elmacık kemiğinin çıkıntısının bittiği noktada kendisini serbest bırakıp sonsuzluğuna doğru salındığı ana kadar takip etti.
Her şey göz yaşı ile ilgiliymiş gibi gözükürken hiç bir şey ilgili değildi aslında. Ahşap oda sallanan sandalye ve o. sallanan sandalye ve sabreden kız. ve ahşap oda. ve kadın. Kız sallandıkça tahriş olan ahşap fayans ise her şeyden habersiz, sebepsiz şiddetin sessizliğinde bir damla göz yaşı döküyordu camdan dışarı. Gri ışık hüzmesi bu göz yaşına el sallarken karşılıksız kalışının hüznüyle birlikte sinirlenip bir daha o evin ahşap penceresinin yakınından bile geçmemeye yemininin etmişti bile.
Ve kadın. sallanan kız. kadın. sallanıyordu. birilerinden intikam alıyordu. bilmeden. kız, kadın sallanıyordu. yeterince sallanırsa belki de kozasından çıkan sandalye sallanarak martıların yanında güneye yol alacaktı. ahşaptan sıyrılıp geleceğe açtığı ahşap kutunun içine sakladığı gece yarısına başarısız fakir ve sevimsiz kavalyesi ile kendi arabalarında gideceklerdi. püf nokta kesinlikle arabada sadece ikisinin olacağı ve arabayı fakir sevimsiz başarısız kavalyesinin kullanacağıydı.
ahşap odaya geri dönelim. çünkü bize ihtiyaçları var. sallanan sandalye oradaydı. her zamanki kasfetiyle kendisi kadar kasfetli yüksek tavana bakmakla meşguldü. o da ayrı bir hikayenin konusu olabilir ama şimdilik sallanan sandalyeden bahsetmekten sıkıldım. ben ve başkaları ondan yeterince bahsetmiştik zaten. beni ilgilendiren sandalyedeki. göz yaşı dökmeyen hatta sallanmadan sadece tek bir noktaya göz bebeklerini sabitlemiş yaşlı kadındı. kıza baştan aşağı bir bakış atıldığı taktirde hüzünlenmesine sebep olacak bir sebep görünmüyordu. çirkin değildi, hasta değildi. ben, merakından geri dönen gri ışık hüzmesi, ahşap göz yaşı, martılar hep beraber kadının baktığı noktaya başımızı çevirdik;
yatak.
ahhaa eğer gerçekten o sahnede orada olan gerçek biri olsaydım. göstereceğim tepki durumun bütün dramatikliğine rağmen dramatik bir "hahha" olacaktı. sevinçliyim hahasından çok tahmin etmişti ahhaası olacaktı bu da.hahha. kadının baktığı noktada ahşap içinde gri nevresinli (ki bu sebepten gri ışık hüzmesi gözleri kamaşarak patladı) tek kişilik ortalama boyutta eski görünümlü bir yatak vardı. yatakta yatanı da üç hakta tahmin etmek dünyanın en zor meydan okuması olmazdı sanırım. o orada o yataktaydı. o her zamanki beyaz şey vardı altında, üstünde de göbek deliğine kadar sıyrılmış pembe bir başka bir şey.
annenin tasviri az yukarıda tekrar bakılmayı bekliyor.
lakin kız.
Kız, kız,
kadın. Kızı tasfir etmek çok zor sayılmazdı, sonuç olarak kız zor sayılmazdı.
Annesi, kız doğduğu gün daha cenin evresinden çıkamamışken ona kolay bir hayatın maskesini takmıştı bile. Kader tanrıya bırakılmamıştı ki kız tanrının, önünde duran anne baba figüründen başka bir şey olmadığını o gün düşünmeye başlamıştı. Kızın annesi tarafından takılan maskeyi benimsemesi sancılı bir süreç gerektirmedi, hatta göz yaşları ve huzursuzluklar hiç o diyarlara uğramamıştı bile. çünkü kolay gelmişti.
Kızın düşünmesine gerek yoktu, kızın yaşamasına gerek yoktu, anne yaşardı.
Ama
“Anne ne isterse o olur.” peki. ya lanet? belki!
(kendime not : bütün hikayenin çıkış noktası burası)
gereksiz bir girizgah süreci yaşandı galiba. Okuyucuyu boş yere sıkmış da olabilirim ama devamlılık açısından bu bilgilendirme şart gibi duruyordu. Şimdi gerçek anlamda kızın fiziksel tasvirine geçebiliriz sanırım. Kız, ne çevresindeki erkekleri komplekse sokacak kadar uzun ne de etrafındaki kızların dalga geçeceği kadar kısaydı ve kağıt üzerinde ince görünmesine rağmen vücundaki istisnasız bütün kıvrımları erkekleri onu kurtarmak için kapısı olmayan 80 katlı zindanın önünde senelerce zindanın penceresine yetişecek kadar saçlarını uzatıp, güçlendirip rasta yapıp kızı kurtarmak için zindana saçlarını halat yapmak gayesiyle zindanın kapısında beklemelerine sebep olacak kadar etkileyiciydi. Bu mükemmel orantıyı ise gerçek anlamda çevresindeki bütün kızların kıskanıcağı dolgunlukta ve her erkeğin kabul edeceği renk tonlarında saçları tamamlamaktaydı. Ah antonet... ha o başka hikayenin konusu. Kızdan bahsediyorduk. Kız, kadın özenle seçilmiş bir göz rengine sahip değildi, sokakta herhangi bir önemsiz kişinin kahverengi gözlerine sahipti. Bu yaratanın özel isteğiydi çünkü onun prensiplerinde kimseyi tamamen kusursuz bir dış görünüş ile yaratmak yoktu. Sırf bunun işareti olsun diye meleklere suratına bir veya meleklerin kıskançlık durumuna göre iki adet ben koyulmasını da emretmişti. Suratında her an şaşkınlık ifadesi eksik olmayan bir genç kız, kadındı o. utanç ve şaşırma anlarında aynı tepkiyi verdiği küçük bir gözlemin ardından farkedilebilirdi, aynı heyecanlı ve tebessüm etmeyen mimikler.
Kişiliği, karakteri, kimliği, takıntıları, merakları, hedefleri ve benzeri konularda üstte bulunan paragraf gibi açıklamalarda bulunmayacağım. Tamamen üst paragrafta okuyucuya verdiğim ip uçları ve sürecin devamında bıraktığım açık kapılardan anlaşılmasını tercih edeceğim.
“Annesi ne isterse o olur”
tam zıttı olması gerektiği fikri kafamda beynimle sevişirken, ben de elimle sevişirken yaşlı kız ile yataktaki o, rolleri değiştirmiş gibiydiler. Ben ve havarilerim yatağa baktığımızda kız, kadının çığlıklar içinde ağlıyor olduğunuı farkettik. O ağlıyordu. Karşısında duran annesi ağlayamıyordu, havarilerim ağlıyorlardı ben ve melekler hariç martılar dahil herkes ağlıyordu. O kusursuz kıvrımlara sahip ve herkesin “onun kadar aklı başında kızımız olsaydı” dediği kız yatakta çığlıklar içinde ağlıyordu. Ağlamakla kalması melekleriin ve benim hayattaki tek temennimiz olabilirdi. lakin kız elini göbek deliğinden aşağıya doğru tenine yapışık vaziyette kaydırmaya başlamıştı bile. Kızın eli kasıklarını geçti ve benim elim cebime gitti.
Kız ve ahşap sallanan sandalyede sallanan annesi çığlıklar içinde ağlarken kızın eli -bukowski'nin yarık demesine rağmen ben kelimeyi beğenmedim- o yere doğru gidiyordu. Kızın eli o yere vardığında fedai olarak işaret parmağını içeriye doğru saldı. parmak, arkasına aldığı tozu toprağa katan kafası sarıklı sipahileri ile içeriye doğru son hızla dalmaya başlamıştı. Parmak ve sipahiler durmadan içeri girip çıkıyorlardı, diğer yandan kız, anne ve havarilerim ağlıyorlardı en uç noktada ise benim elim aşağı ve yukarı gidiyordu. Parmak ve sipahiler en derinliklere doğru sefere çıkmışken o yerin merkezindeki zarın bir yanar dağa dönüşmesi an meselesiydi. Gitti geldi, gittik geldik, elim gitti ve geldi.
Sonunda patladı. Alevler o yerden yaratanın cennetinin merkezine doğru melekleri dahi eriterek anneyi komaya sokacak kadar kırmızı şekilde fışkırmaya başladı. Kız...,
kadın
olmuştu.
-yezit-
#3 BANK
Bu hikayenin anlatılış süreci doğrusal bir yol izleyemiyorsa ve hikaye direk olarak 3. bölüme geçiyorsa suçu bana aittir, milyonlar benim bu şımarıklığımı örtbas etmek uğruna kendilerini suçu kabullenmek amacıyla hakim karşısında atıyorlarsa hepsine müteşekkirim. ve umarım ki hepsi yanlış ifade vermek ve suça yataklıktan içeri atılırlar. bayan hayranlarımın bana olan bütün tutkuları ve benim için besledikleri koruma iç güdüsüne malup olarak tıkıldıkları prangalı dehlizlerde diğer bayan mahkumlar tarafından tecavüze uğramaları ise en büyük dileğimdir.
Yüksek tavanlar kasfetli değil midir? Bunu birilerinin söylemiş olması gerekirdi ki herşey daha kolay anlaşılabilirdi.
Ehhehk... hazırsanız başlayalım.
Odanın tavanı olması gerekenden daha yüksekti, bunu farketmek için dostoyevskivari analizlere gerek yok. Pencereler ahşaptandı. Gecenin siyahı ile gün boyu şiddetle devam eden tipinin beyazı ahşap pencerelerden kol kola gri bir tonda giriyorlardı. Bu evi betimlemek için ahşap kelimesi fazlasıyla yeterliydi. Ahşap pencereden gelen gri ışık hüzmesi doğrudan ahşap parkeler üzerinde gıcırdayan ahşap sallanan sandalyede oturan orta yaşlı çelimsiz bakımsız ama bir o kadar da güzel kadının hedef alıyordu. Gri hüzme önce baştan sona kadını dikkatlice süzdü. Ardından kadının sağ göz bebeğinin çığlıklar içinde ağlayıp yaşları gözün dışına taşırdığını farketti. Gözün dışına taşan damlacığı bebekten çıkıp önce kirpiklere takılarak daha da küçülüp elmacık kemiğinin çıkıntısının bittiği noktada kendisini serbest bırakıp sonsuzluğuna doğru salındığı ana kadar takip etti.
Her şey göz yaşı ile ilgiliymiş gibi gözükürken hiç bir şey ilgili değildi aslında. Ahşap oda sallanan sandalye ve o. sallanan sandalye ve sabreden kız. ve ahşap oda. ve kadın. Kız sallandıkça tahriş olan ahşap fayans ise her şeyden habersiz, sebepsiz şiddetin sessizliğinde bir damla göz yaşı döküyordu camdan dışarı. Gri ışık hüzmesi bu göz yaşına el sallarken karşılıksız kalışının hüznüyle birlikte sinirlenip bir daha o evin ahşap penceresinin yakınından bile geçmemeye yemininin etmişti bile.
Ve kadın. sallanan kız. kadın. sallanıyordu. birilerinden intikam alıyordu. bilmeden. kız, kadın sallanıyordu. yeterince sallanırsa belki de kozasından çıkan sandalye sallanarak martıların yanında güneye yol alacaktı. ahşaptan sıyrılıp geleceğe açtığı ahşap kutunun içine sakladığı gece yarısına başarısız fakir ve sevimsiz kavalyesi ile kendi arabalarında gideceklerdi. püf nokta kesinlikle arabada sadece ikisinin olacağı ve arabayı fakir sevimsiz başarısız kavalyesinin kullanacağıydı.
ahşap odaya geri dönelim. çünkü bize ihtiyaçları var. sallanan sandalye oradaydı. her zamanki kasfetiyle kendisi kadar kasfetli yüksek tavana bakmakla meşguldü. o da ayrı bir hikayenin konusu olabilir ama şimdilik sallanan sandalyeden bahsetmekten sıkıldım. ben ve başkaları ondan yeterince bahsetmiştik zaten. beni ilgilendiren sandalyedeki. göz yaşı dökmeyen hatta sallanmadan sadece tek bir noktaya göz bebeklerini sabitlemiş yaşlı kadındı. kıza baştan aşağı bir bakış atıldığı taktirde hüzünlenmesine sebep olacak bir sebep görünmüyordu. çirkin değildi, hasta değildi. ben, merakından geri dönen gri ışık hüzmesi, ahşap göz yaşı, martılar hep beraber kadının baktığı noktaya başımızı çevirdik;
yatak.
ahhaa eğer gerçekten o sahnede orada olan gerçek biri olsaydım. göstereceğim tepki durumun bütün dramatikliğine rağmen dramatik bir "hahha" olacaktı. sevinçliyim hahasından çok tahmin etmişti ahhaası olacaktı bu da.hahha. kadının baktığı noktada ahşap içinde gri nevresinli (ki bu sebepten gri ışık hüzmesi gözleri kamaşarak patladı) tek kişilik ortalama boyutta eski görünümlü bir yatak vardı. yatakta yatanı da üç hakta tahmin etmek dünyanın en zor meydan okuması olmazdı sanırım. o orada o yataktaydı. o her zamanki beyaz şey vardı altında, üstünde de göbek deliğine kadar sıyrılmış pembe bir başka bir şey.
annenin tasviri az yukarıda tekrar bakılmayı bekliyor.
lakin kız.
Kız, kız,
kadın. Kızı tasfir etmek çok zor sayılmazdı, sonuç olarak kız zor sayılmazdı.
Annesi, kız doğduğu gün daha cenin evresinden çıkamamışken ona kolay bir hayatın maskesini takmıştı bile. Kader tanrıya bırakılmamıştı ki kız tanrının, önünde duran anne baba figüründen başka bir şey olmadığını o gün düşünmeye başlamıştı. Kızın annesi tarafından takılan maskeyi benimsemesi sancılı bir süreç gerektirmedi, hatta göz yaşları ve huzursuzluklar hiç o diyarlara uğramamıştı bile. çünkü kolay gelmişti.
Kızın düşünmesine gerek yoktu, kızın yaşamasına gerek yoktu, anne yaşardı.
Ama
“Anne ne isterse o olur.” peki. ya lanet? belki!
(kendime not : bütün hikayenin çıkış noktası burası)
gereksiz bir girizgah süreci yaşandı galiba. Okuyucuyu boş yere sıkmış da olabilirim ama devamlılık açısından bu bilgilendirme şart gibi duruyordu. Şimdi gerçek anlamda kızın fiziksel tasvirine geçebiliriz sanırım. Kız, ne çevresindeki erkekleri komplekse sokacak kadar uzun ne de etrafındaki kızların dalga geçeceği kadar kısaydı ve kağıt üzerinde ince görünmesine rağmen vücundaki istisnasız bütün kıvrımları erkekleri onu kurtarmak için kapısı olmayan 80 katlı zindanın önünde senelerce zindanın penceresine yetişecek kadar saçlarını uzatıp, güçlendirip rasta yapıp kızı kurtarmak için zindana saçlarını halat yapmak gayesiyle zindanın kapısında beklemelerine sebep olacak kadar etkileyiciydi. Bu mükemmel orantıyı ise gerçek anlamda çevresindeki bütün kızların kıskanıcağı dolgunlukta ve her erkeğin kabul edeceği renk tonlarında saçları tamamlamaktaydı. Ah antonet... ha o başka hikayenin konusu. Kızdan bahsediyorduk. Kız, kadın özenle seçilmiş bir göz rengine sahip değildi, sokakta herhangi bir önemsiz kişinin kahverengi gözlerine sahipti. Bu yaratanın özel isteğiydi çünkü onun prensiplerinde kimseyi tamamen kusursuz bir dış görünüş ile yaratmak yoktu. Sırf bunun işareti olsun diye meleklere suratına bir veya meleklerin kıskançlık durumuna göre iki adet ben koyulmasını da emretmişti. Suratında her an şaşkınlık ifadesi eksik olmayan bir genç kız, kadındı o. utanç ve şaşırma anlarında aynı tepkiyi verdiği küçük bir gözlemin ardından farkedilebilirdi, aynı heyecanlı ve tebessüm etmeyen mimikler.
Kişiliği, karakteri, kimliği, takıntıları, merakları, hedefleri ve benzeri konularda üstte bulunan paragraf gibi açıklamalarda bulunmayacağım. Tamamen üst paragrafta okuyucuya verdiğim ip uçları ve sürecin devamında bıraktığım açık kapılardan anlaşılmasını tercih edeceğim.
“Annesi ne isterse o olur”
tam zıttı olması gerektiği fikri kafamda beynimle sevişirken, ben de elimle sevişirken yaşlı kız ile yataktaki o, rolleri değiştirmiş gibiydiler. Ben ve havarilerim yatağa baktığımızda kız, kadının çığlıklar içinde ağlıyor olduğunuı farkettik. O ağlıyordu. Karşısında duran annesi ağlayamıyordu, havarilerim ağlıyorlardı ben ve melekler hariç martılar dahil herkes ağlıyordu. O kusursuz kıvrımlara sahip ve herkesin “onun kadar aklı başında kızımız olsaydı” dediği kız yatakta çığlıklar içinde ağlıyordu. Ağlamakla kalması melekleriin ve benim hayattaki tek temennimiz olabilirdi. lakin kız elini göbek deliğinden aşağıya doğru tenine yapışık vaziyette kaydırmaya başlamıştı bile. Kızın eli kasıklarını geçti ve benim elim cebime gitti.
Kız ve ahşap sallanan sandalyede sallanan annesi çığlıklar içinde ağlarken kızın eli -bukowski'nin yarık demesine rağmen ben kelimeyi beğenmedim- o yere doğru gidiyordu. Kızın eli o yere vardığında fedai olarak işaret parmağını içeriye doğru saldı. parmak, arkasına aldığı tozu toprağa katan kafası sarıklı sipahileri ile içeriye doğru son hızla dalmaya başlamıştı. Parmak ve sipahiler durmadan içeri girip çıkıyorlardı, diğer yandan kız, anne ve havarilerim ağlıyorlardı en uç noktada ise benim elim aşağı ve yukarı gidiyordu. Parmak ve sipahiler en derinliklere doğru sefere çıkmışken o yerin merkezindeki zarın bir yanar dağa dönüşmesi an meselesiydi. Gitti geldi, gittik geldik, elim gitti ve geldi.
Sonunda patladı. Alevler o yerden yaratanın cennetinin merkezine doğru melekleri dahi eriterek anneyi komaya sokacak kadar kırmızı şekilde fışkırmaya başladı. Kız...,
kadın
olmuştu.
-yezit-
#3 BANK
Bu hikayenin anlatılış süreci doğrusal bir yol izleyemiyorsa ve hikaye direk olarak 3. bölüme geçiyorsa suçu bana aittir, milyonlar benim bu şımarıklığımı örtbas etmek uğruna kendilerini suçu kabullenmek amacıyla hakim karşısında atıyorlarsa hepsine müteşekkirim. ve umarım ki hepsi yanlış ifade vermek ve suça yataklıktan içeri atılırlar. bayan hayranlarımın bana olan bütün tutkuları ve benim için besledikleri koruma iç güdüsüne malup olarak tıkıldıkları prangalı dehlizlerde diğer bayan mahkumlar tarafından tecavüze uğramaları ise en büyük dileğimdir.
14 Aralık 2008 Pazar
viski
Ha ha
denemeleri ters tepti.
Hani tek cümlelerin gücüne inanıyorum ya. Tek cümlede anlatıp tek seferde üçlük çizgisinden topu doksana yuvarlamanın verdiği hazzı övmeye çalışmak için cümleler yazıp siliyorum ya,
Hiçbirine gerek kalmadı.
Çünkü döndüm, geri döndüm. Demekki karanlık koltuğa oturup ikinci maskeyi takmadıkça kendimi kandırmaktan öteye geçemiyormuşum.
Kayıtlara geçsin. Bu yazılanları kendime yazıyorum, bu yazılanları kendime yazıyorum. Hayal etmenin ne kadar kolay bir meziyet olduğunu ben anlatmaya çalışmıycam, kimseyle uğraşamam. Şu garip karmaşada kılavuza ihtiyacı olmayan biricik gerçeğimiz ise, - ha ha hahahahahahaha, zuzuzu kendime yazdığım bunları bir şekilde bi zaman birileri okuras gerçek ne ki, biricik gerçek mi olur andaval dediği anda anasına küfürler sallıyo olacağımı bilmesini isterim, çünkü hakkaten egom açıklama yapmaya değer olduğunuzu düşünmüyor.- sihir, büyü, hurafe, mucize dediklerinin bizzat
denemeleri ters tepti.
Hani tek cümlelerin gücüne inanıyorum ya. Tek cümlede anlatıp tek seferde üçlük çizgisinden topu doksana yuvarlamanın verdiği hazzı övmeye çalışmak için cümleler yazıp siliyorum ya,
Hiçbirine gerek kalmadı.
Çünkü döndüm, geri döndüm. Demekki karanlık koltuğa oturup ikinci maskeyi takmadıkça kendimi kandırmaktan öteye geçemiyormuşum.
Kayıtlara geçsin. Bu yazılanları kendime yazıyorum, bu yazılanları kendime yazıyorum. Hayal etmenin ne kadar kolay bir meziyet olduğunu ben anlatmaya çalışmıycam, kimseyle uğraşamam. Şu garip karmaşada kılavuza ihtiyacı olmayan biricik gerçeğimiz ise, - ha ha hahahahahahaha, zuzuzu kendime yazdığım bunları bir şekilde bi zaman birileri okuras gerçek ne ki, biricik gerçek mi olur andaval dediği anda anasına küfürler sallıyo olacağımı bilmesini isterim, çünkü hakkaten egom açıklama yapmaya değer olduğunuzu düşünmüyor.- sihir, büyü, hurafe, mucize dediklerinin bizzat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)