Asfaltı yerden iki parmak kaldırdığın an orası en acımasızından hayat mücadelesinin ön cephesidir.
Sen, ben, o,erkek,kız,kadın,karı,işçi,sikişçi,ibne,abaza, züppe, çulsuz, velet, moruk, kro, janti, modern, postmodern, ciks, apaçi, sağ, sol, cumhuriyetçi, ikinci cumhuriyetçi, demokrat, aristokrat, teokrat,ne boksa farketmez. Eğer iki tane ibne kılıklı babalarının arabalarıyla anahtarına kapışırken tekerlerin arasındaki kese kağıdı olmuyorsak,
sebebi kaldırımlar.
Kaldırımlar, dertlilerin er meydanı. Yürürken hatunu omzundan kavrayıp kendi böğrüne yapıştırmış elemanın nasıl eve atcam derdi, hatunun gözler fıldır fıldır, kalbi göğsünden akmış abim görürse korkusu veya hemen iki adım arkalarında eller ceplerde, surat asık, öndeki kızla fantaziler kuran hayat boyu mala vuramayacak elemanın yalnızlık paylaşılmaz tripleri. Ama belki de en zoru ,elemanın cebindeki cüzdanı kesen çocuğun eve para götürmedimi tüm gece yiyeceği dayak. Fark etmez. Kaldırımlarda herkes yalnız, herkesin derdi kendine.
Kaldırım insanları ikiye ayrılır. Merhametsizler ve sizler. Aradaki ince çizgi de....kaldırımda bacağa bıçağı yiyene kadar veya sizler cüzdanınızın ağırlığını cebinizde hissetmediğinizi farkettiğiniz ana kadar.
Ha bazısının ekmek teknesi kaldırımlar.Onlar kaldırımların hakkını verenlerdir. Kaldırımı yaşarlar, kaldırımda yaşarlar, kaldırımla yaşarlar.Çok uçsuz, çok geniş. Derler ki İstanbuldaki kaldırımların sonu yoktur, kara delikler gelip de götünüzü yutana kadar kaldırımlar sizlerin ekmek tekkesi vazifesi uğruna kendi kendisini genişletirdir.
Kaldırım anadır.
Oğlanların sattığı selpakların parasıyla 35liği kese kağıdına saran şerefsiz, ikinci tekten sonra 15lik ünzileye 2 posta gitmekten başka neye yarar ki şu galaktik sabun köpüğünde. 35likle 15liğe. Hİç adil değil.
Kız da sizlerdenken kıza da ekmek tekkesi kaldırımlar.
Kaç kızım, kaç. Kaldırım anadır kızım.
Tap kızım. Tap o kaldırıma. SADECE KALDIRIMA TAP, kaldırımdakilere değil. Kaldırımda merhametsizler kızım. Hayat mücadelesi sana göre değil. Sadece kaldırıma tap, köşeni bul, dua et ve dilen. Kaldırımdakilere dilenme. Kaldırımdakilerin 10 kuruşuna dilenme kaldırımdakilerin tek dalına güvenme kaldırımdakilerin kelimelerine güvenme. Kaldırım ekmek tekkesi. Sen bekle ve biz görelim kızım.
Sen düşünme, düşünmek için çok temiz ve narinsin. Dua et ve bekle. Sen bekle biz görelim. Sen önemlisin. Seninle test edicez kaldırımın insafını kızım. Kaldırım dünyaysa, dünya sensen biz sende dünyayı görücez kızım.
Sen önemsizsin. Kaldırım için sen önemsizsin kızım. Senin beceremediklerini beceren kızlar tavaf eder durur kaldırımları senelerce. Sonra da o kızları becerir kaldırımın beyaz atlı şovalyeleri atlarını kızların kafalarına vurup vurup. Ve derler ki bu astral sabun köpüğünde balonların biri patlarken akan kanlar kaldırımın ucunda birikir ve pıhtılardan yeni kaldırımlar kaldırımlardan da yeni hayatlar başlarmış ve bu kaldırımdan hayatlar hiç bitmezmiş.
onların hepsi yeniden doğduklarında kraliçe olacaklar.
16 Kasım 2007 Cuma
günlük bir tram #1
Vapurdan ilk defa bu kadar geç inmiştim sanırım. Değmişti.Lacivert gökyüzü ile koyu mavi denizin birleştiği noktadaki altın sarısı ışık hüzmesi... Bir tanrıçanın gelip bir an önce bu tacı takması lazımdı.
Neyse, son birkez denize baktım ve alt geçite doğru yolumu tuttum. Her zamanki gibi gözüme bitane kestirmiştim bile, istasyona kadar yavaşça takip ettim. Yüzünü görmeyi hak etmiş olduğuma karar verdiğim an hızlandım, tam yanına geldiğimde çaktırmadan bir kesik attım. Aynı hızla yürümeye devam ettim, beğenmemiştim.
Pişmanlığımla yaptığım toplantıdan az sonra tramvay geldi.
İçeride büyük bir hayat mücadelesi vardı. Adım atacak yer yokken bir o kadar kişinin de sonradan binip sığabilmesi gerçek bir Türk mucizesiydi sanırım. En baştaki vagonun en ucunda kendime daha az kalabalık bir nokta buldum. [(Her gününün bir kısmı o aletin içinde geçtikten sonra bazı trivialar kapıyorsun. Anons yapıldı ,hareket başladı.) burası değişecek]
İlk birkaç durak daha çok insanların birbirlerini tanımasıyla geçti. Ben ise ufak piçlerin yaşlı amcalara yerlerini vermemesine kızmakla meşguldüm.Kendi kendime stres oluyordum. Utançlarını kendim çekiyordum, onlar da mp3 çalar dinliyordu.Ne kadar gerçek bir anlaşma.
Biraz sonraki durakta çok kalabalık bir grup bindi. Onun binmesini sağladığına göre dünyanın en güzel durağı olmalıydı. Herkes, ışığına alışabilmek için kısa bir süre gözünü kısmak zorunda kaldı. Lakin o çok korumasızdı. Nedensiz yere şirinlik yapmış olmak için ufak bebeğin yanağını sertçe sıktığında bebekteki o acı tebessüm vardı onda. İki yanında muhtemelen Parseller-Zeytinburnu taraflarından saçlarını jöle kutusuyla gerçekleştirmiş, vücudunun her bir hücresini o jöleyle kabullenmiş iki eleman vardı. Gittikçe ona yaklaşıyorlardı. O korkuyordu, ben terliyordum. Bir an olduğum yerden beyaz atımla şaha kalkıp çevik bir hamleyle onu arkama oturtup tramvayın camını kırarak umut dolu geleceğimize hızlı bir yolculuğa çıkmayı düşündüm. Gerek kalmadı. Tam bir kedi iç güdüsüyle girişin solundaki cam köşeye atmştı bile kendisini. Zekiydi. Elemanlar da bir durak sonra indi zaten.
Tüm bunlar olurken ben camdan onu izliyordum. Durmadan izliyordum, bütün ayılığımla. Onun da camdan beni fark ettiğini fark edene kadar izledim. Gözleri yavaşça kaymaya başladı,benim de gözlerim ona doğru kaydı.Camda gözlerimiz yavaş yavaş birbirine yaklaşmaya başlamıştı. Bir ipin ucuna yem bağlamıştı ve attığı ipi şuursuzca havada kapmıştım resmen.Kafam da gözümün yetemediği noktada ona doğru dönmeye başlamıştı. Benden günah gitmişti, çünkü bunu o istemişti. Kalbimdeki dişlerimle sıkı sıkı tuttuğum gerilmiş ipi bıraktım ve artık karşı karşıyaydık. Gözler camdan kurtulmuştu, yüz yüze birbirimize bakıyorduk. Bana o anı bir ömür yetecek kadar sindirecek vakti bırakmadan yüzünü çevirdi. Aza kanaat edemeyen insan yaradılışının siniriyle piçlerden birini ikiye ayırıp ağzımda çiğnemek istedim. Ama nede olsa bakmıştı. Bakmıştı. Bana bakmıştı.
Yetmez miydi,
o bakış öldürseydi de yeterdi.
tu bi kontinyud
Neyse, son birkez denize baktım ve alt geçite doğru yolumu tuttum. Her zamanki gibi gözüme bitane kestirmiştim bile, istasyona kadar yavaşça takip ettim. Yüzünü görmeyi hak etmiş olduğuma karar verdiğim an hızlandım, tam yanına geldiğimde çaktırmadan bir kesik attım. Aynı hızla yürümeye devam ettim, beğenmemiştim.
Pişmanlığımla yaptığım toplantıdan az sonra tramvay geldi.
İçeride büyük bir hayat mücadelesi vardı. Adım atacak yer yokken bir o kadar kişinin de sonradan binip sığabilmesi gerçek bir Türk mucizesiydi sanırım. En baştaki vagonun en ucunda kendime daha az kalabalık bir nokta buldum. [(Her gününün bir kısmı o aletin içinde geçtikten sonra bazı trivialar kapıyorsun. Anons yapıldı ,hareket başladı.) burası değişecek]
İlk birkaç durak daha çok insanların birbirlerini tanımasıyla geçti. Ben ise ufak piçlerin yaşlı amcalara yerlerini vermemesine kızmakla meşguldüm.Kendi kendime stres oluyordum. Utançlarını kendim çekiyordum, onlar da mp3 çalar dinliyordu.Ne kadar gerçek bir anlaşma.
Biraz sonraki durakta çok kalabalık bir grup bindi. Onun binmesini sağladığına göre dünyanın en güzel durağı olmalıydı. Herkes, ışığına alışabilmek için kısa bir süre gözünü kısmak zorunda kaldı. Lakin o çok korumasızdı. Nedensiz yere şirinlik yapmış olmak için ufak bebeğin yanağını sertçe sıktığında bebekteki o acı tebessüm vardı onda. İki yanında muhtemelen Parseller-Zeytinburnu taraflarından saçlarını jöle kutusuyla gerçekleştirmiş, vücudunun her bir hücresini o jöleyle kabullenmiş iki eleman vardı. Gittikçe ona yaklaşıyorlardı. O korkuyordu, ben terliyordum. Bir an olduğum yerden beyaz atımla şaha kalkıp çevik bir hamleyle onu arkama oturtup tramvayın camını kırarak umut dolu geleceğimize hızlı bir yolculuğa çıkmayı düşündüm. Gerek kalmadı. Tam bir kedi iç güdüsüyle girişin solundaki cam köşeye atmştı bile kendisini. Zekiydi. Elemanlar da bir durak sonra indi zaten.
Tüm bunlar olurken ben camdan onu izliyordum. Durmadan izliyordum, bütün ayılığımla. Onun da camdan beni fark ettiğini fark edene kadar izledim. Gözleri yavaşça kaymaya başladı,benim de gözlerim ona doğru kaydı.Camda gözlerimiz yavaş yavaş birbirine yaklaşmaya başlamıştı. Bir ipin ucuna yem bağlamıştı ve attığı ipi şuursuzca havada kapmıştım resmen.Kafam da gözümün yetemediği noktada ona doğru dönmeye başlamıştı. Benden günah gitmişti, çünkü bunu o istemişti. Kalbimdeki dişlerimle sıkı sıkı tuttuğum gerilmiş ipi bıraktım ve artık karşı karşıyaydık. Gözler camdan kurtulmuştu, yüz yüze birbirimize bakıyorduk. Bana o anı bir ömür yetecek kadar sindirecek vakti bırakmadan yüzünü çevirdi. Aza kanaat edemeyen insan yaradılışının siniriyle piçlerden birini ikiye ayırıp ağzımda çiğnemek istedim. Ama nede olsa bakmıştı. Bakmıştı. Bana bakmıştı.
Yetmez miydi,
o bakış öldürseydi de yeterdi.
tu bi kontinyud
13 Eylül 2007 Perşembe
Martı Lekesi
karanlıktı gökyüzü. Pencereden dışarı bakınca rüzgarın şiddetiyle sallanan salıncaktan başka hareketli görmek mümkün değildi.. Tam o sırada; gözlerimle martıları yakalamaya çalışırken büyükçe bir silüetin bana yaklaşan gölgesinin kızgın bakışlarını fark ettim, en az bulutlar kadar siyah bir gölge. Ben olacakların muhakemesini yapmaya çalışırken,ellerinin sıcaklığını boynumda hissedebileceğim kadar yaklaşmıştı artık. Ve çok kez yapmamam gerektiği söylenmesine rağmen pencereden sarkmaya devam etmekmeteydim.
Annem kızmıştı galiba..
Sinirinden olsa gerek, kafamı pencerenin sağ alt köşesine sıkıştırdı. Ben ne olduğunu anlamadan,camın kilidini yuvasından kurtarıp,camı boynumun üstüne olanca sertliği ile kapattı.Yüzünde zerre vicdan azabı görmek mümkün değildi
-tabi azap çekecek bir vicdanı varsa-.
Pencerenin ahşabının sıcak dokusu ve eskimişliğinin bedeli kıymık parçacıkları boynumda gayrı ihtiyari tahrişe sebep oluyordu, istemeden yapıyordu, incitmek istemiyordu kıymık parçacıkları..
Ben o sırada dışarıda kanatlarını nispet yaparcasına şevkle çırpan martıları seyrediyordum. Özgürlüklerinin sebep olduğu sevinç çığlıkları, annemin sinir çığlıklarını yeniyor,sindirip bana teselli niyetine geri döndürüyordu.
Annemden özür diledim.
Boynumdaki yara kızardı başta. Akabinde morarmaya başladı ve siyah bir iz oldu martılardan bana hatıra kalan.
Annem fazla uzaklaşma demişti.
Dinlemedim,sırf o dedi diye uzaklaştım hatta. Annemin sınır olarak gösterdiği eski bekçi kulübesi görüş açıma girdiği an, biraz daha gidersem alacağım cezanın boynumdaki yaradan farksız olacağı belliydi, ama kulübenin ardında beni akıl almaz maceraların beklediği fikri de beynimi kemirmekle meşguldü.
Martılara uydum, kulübenin ilerisinde önüme çıkan asfalt, uzunca yoldan tam geçerken, bulutlar arasında martıların beni izlediğini gördüm.
Seçemesem de orada oldukları düşüncesine dalmam, üzerime doğru gelen kamyonu farketmemi engelledi...
Bulutların geçmesiyle, kuş sürüsü gösterdi kendini. Renklerinden ve hareketlerinden martı olamayacak kadar çirkin olduklarını farkettim. Bilemezdim aslında onların martı değil akbaba olduklarını.
Asfaltla bütünleşmiş vücuduma konan akbaba yavrusu
daha rahat uyuyabilmemi sağlamak için göz bebeklerimden birer lokma aldı.
Ben ve özgürlüğüm uykuya daldık.
Annem sorarsa gözlerini dinlendiriyor dersiniz...
Annem kızmıştı galiba..
Sinirinden olsa gerek, kafamı pencerenin sağ alt köşesine sıkıştırdı. Ben ne olduğunu anlamadan,camın kilidini yuvasından kurtarıp,camı boynumun üstüne olanca sertliği ile kapattı.Yüzünde zerre vicdan azabı görmek mümkün değildi
-tabi azap çekecek bir vicdanı varsa-.
Pencerenin ahşabının sıcak dokusu ve eskimişliğinin bedeli kıymık parçacıkları boynumda gayrı ihtiyari tahrişe sebep oluyordu, istemeden yapıyordu, incitmek istemiyordu kıymık parçacıkları..
Ben o sırada dışarıda kanatlarını nispet yaparcasına şevkle çırpan martıları seyrediyordum. Özgürlüklerinin sebep olduğu sevinç çığlıkları, annemin sinir çığlıklarını yeniyor,sindirip bana teselli niyetine geri döndürüyordu.
Annemden özür diledim.
Boynumdaki yara kızardı başta. Akabinde morarmaya başladı ve siyah bir iz oldu martılardan bana hatıra kalan.
Annem fazla uzaklaşma demişti.
Dinlemedim,sırf o dedi diye uzaklaştım hatta. Annemin sınır olarak gösterdiği eski bekçi kulübesi görüş açıma girdiği an, biraz daha gidersem alacağım cezanın boynumdaki yaradan farksız olacağı belliydi, ama kulübenin ardında beni akıl almaz maceraların beklediği fikri de beynimi kemirmekle meşguldü.
Martılara uydum, kulübenin ilerisinde önüme çıkan asfalt, uzunca yoldan tam geçerken, bulutlar arasında martıların beni izlediğini gördüm.
Seçemesem de orada oldukları düşüncesine dalmam, üzerime doğru gelen kamyonu farketmemi engelledi...
Bulutların geçmesiyle, kuş sürüsü gösterdi kendini. Renklerinden ve hareketlerinden martı olamayacak kadar çirkin olduklarını farkettim. Bilemezdim aslında onların martı değil akbaba olduklarını.
Asfaltla bütünleşmiş vücuduma konan akbaba yavrusu
daha rahat uyuyabilmemi sağlamak için göz bebeklerimden birer lokma aldı.
Ben ve özgürlüğüm uykuya daldık.
Annem sorarsa gözlerini dinlendiriyor dersiniz...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)