Vapurdan ilk defa bu kadar geç inmiştim sanırım. Değmişti.Lacivert gökyüzü ile koyu mavi denizin birleştiği noktadaki altın sarısı ışık hüzmesi... Bir tanrıçanın gelip bir an önce bu tacı takması lazımdı.
Neyse, son birkez denize baktım ve alt geçite doğru yolumu tuttum. Her zamanki gibi gözüme bitane kestirmiştim bile, istasyona kadar yavaşça takip ettim. Yüzünü görmeyi hak etmiş olduğuma karar verdiğim an hızlandım, tam yanına geldiğimde çaktırmadan bir kesik attım. Aynı hızla yürümeye devam ettim, beğenmemiştim.
Pişmanlığımla yaptığım toplantıdan az sonra tramvay geldi.
İçeride büyük bir hayat mücadelesi vardı. Adım atacak yer yokken bir o kadar kişinin de sonradan binip sığabilmesi gerçek bir Türk mucizesiydi sanırım. En baştaki vagonun en ucunda kendime daha az kalabalık bir nokta buldum. [(Her gününün bir kısmı o aletin içinde geçtikten sonra bazı trivialar kapıyorsun. Anons yapıldı ,hareket başladı.) burası değişecek]
İlk birkaç durak daha çok insanların birbirlerini tanımasıyla geçti. Ben ise ufak piçlerin yaşlı amcalara yerlerini vermemesine kızmakla meşguldüm.Kendi kendime stres oluyordum. Utançlarını kendim çekiyordum, onlar da mp3 çalar dinliyordu.Ne kadar gerçek bir anlaşma.
Biraz sonraki durakta çok kalabalık bir grup bindi. Onun binmesini sağladığına göre dünyanın en güzel durağı olmalıydı. Herkes, ışığına alışabilmek için kısa bir süre gözünü kısmak zorunda kaldı. Lakin o çok korumasızdı. Nedensiz yere şirinlik yapmış olmak için ufak bebeğin yanağını sertçe sıktığında bebekteki o acı tebessüm vardı onda. İki yanında muhtemelen Parseller-Zeytinburnu taraflarından saçlarını jöle kutusuyla gerçekleştirmiş, vücudunun her bir hücresini o jöleyle kabullenmiş iki eleman vardı. Gittikçe ona yaklaşıyorlardı. O korkuyordu, ben terliyordum. Bir an olduğum yerden beyaz atımla şaha kalkıp çevik bir hamleyle onu arkama oturtup tramvayın camını kırarak umut dolu geleceğimize hızlı bir yolculuğa çıkmayı düşündüm. Gerek kalmadı. Tam bir kedi iç güdüsüyle girişin solundaki cam köşeye atmştı bile kendisini. Zekiydi. Elemanlar da bir durak sonra indi zaten.
Tüm bunlar olurken ben camdan onu izliyordum. Durmadan izliyordum, bütün ayılığımla. Onun da camdan beni fark ettiğini fark edene kadar izledim. Gözleri yavaşça kaymaya başladı,benim de gözlerim ona doğru kaydı.Camda gözlerimiz yavaş yavaş birbirine yaklaşmaya başlamıştı. Bir ipin ucuna yem bağlamıştı ve attığı ipi şuursuzca havada kapmıştım resmen.Kafam da gözümün yetemediği noktada ona doğru dönmeye başlamıştı. Benden günah gitmişti, çünkü bunu o istemişti. Kalbimdeki dişlerimle sıkı sıkı tuttuğum gerilmiş ipi bıraktım ve artık karşı karşıyaydık. Gözler camdan kurtulmuştu, yüz yüze birbirimize bakıyorduk. Bana o anı bir ömür yetecek kadar sindirecek vakti bırakmadan yüzünü çevirdi. Aza kanaat edemeyen insan yaradılışının siniriyle piçlerden birini ikiye ayırıp ağzımda çiğnemek istedim. Ama nede olsa bakmıştı. Bakmıştı. Bana bakmıştı.
Yetmez miydi,
o bakış öldürseydi de yeterdi.
tu bi kontinyud
16 Kasım 2007 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder