Öncelikle konser alanını tanıtarak başlayayım; konser alanı bir büyük sahneden, bir kafeteryadan – ki kafetaryada dondurma ve çaydan başka satılık hiçbir şey yok, alkol yasak.- ve bir sürü ufak oturaklardan oluşuyor. o ufak oturakların her biri de büyülü..... hikayeye büyü katınca gerçek değilmiş gibi oluyor ya, ondan o siperin arkasına gizlenmek güzel. Büyü.., gerçek üstü, masal, yalan, alkollü, alkol. Neyse konuya geri dönücem. Ben Ayvalık’daki traktörümde içim bir hoş olurk… haha, o başka bir hikayenin parçasıydı ehah.
Konser ve büyü. Büyünün maliyeti ve benzine yapılan zamların da etkisiyle konserin biletleri kuru kalabalığın katılmasına engel olacak ciddiyette pahallı. Mantıklı bir bahane, sonuçta herkesin gelmesi istenmiyor, herkes gelmek istemiyor ve belli ki organizatörler de beni istemiyor lakin benim param var. Haha
Bu işin büyüsü ise şurada; candan sahneye çıktığında ve sahnenin ortasında başlama hamlesini yapmak için kristal beyazı sağ elini kızıl saçlarının az yanından göğe doğru sertçe çektiğinde, elini göğe kaldırmış olmayacak. Göğü yere çekmeye başlamış olacak. Gök bizlere yaklaşmaya başladıkça bizim oturaklarımız yavaş yavaş büyüyecek. oturak büyüdükçe candan büyüyecek biz küçülücez. etrafta yıldızlar ve karanlıktan başka bir şey kalmadığında ise her bir oturağın ortasında dondurma külahı şeklinde yeşil bir kapı çıkacaktı. gerçekten gerçekti. kapıdan içeride kendi sahnemizde konseri dinlemey başlayacaktık. herkes kendi sahnesinde kendi konserini yaratmakta serbestti. belki biraz matriks gibi.
Kurallara aykırı olmasına rağmen ben kendi sahneme seni davet etmeye karar vermiştim. Mütevazi Samanyolumun kapısındaki tabelada 7 no.lu plaj işletmeleri yazıyordu ve üstünde bir fok resmi vardı. Dediğim gibi benim sahnem biraz ufak ve mütevaziydi. Kapıdan içeri girdiğim ve girdiğinde iki oturak, bir çaydanlık (yok, alkol yok, yasak bu hikayede söz. Bahane yok.) ve belki birer külah dondurmadan başka bir şey olmayaacktı çünkü kapıda bekleyen paparazzilerin aksine sen ve bendik ve sen ön kapıdan çıkarken ben tuvalet penceresinden atlayarak gizlice tuzlabuzolabilmeye hazırdım. O denli kendi egomu kurşun kalemin arkasındaki silgiyle seyreltmeye başlamışken sonuçta ben o boynuma kendi kendime bağlamış olduğum ipi kestim. -herkesin gözleri kararır- Sinirlendim, gerildim ve gerindim. Gerindim, koştum.
Koştum. Koştum. Halısahalarda kaybedeceğimi bildiğim ama kendimi kandırmak adına en azından ”ben elimden geleni yaptım, başkaları yapmadı”yı cebime koyduğum zamanlardaki gibi. Koştum koştum. Sevilladaki sonunda öldürülüp en zenginin masasına lezzet olmak için hazırlanan boğalar gibi başımı eğerek düm düz Samanyolumdaki tuvalette koştum ve son gücümle başımı tuvalet aynasına geçirdim. Kırılan tuvalet aynasının parçaları beni ve seni keserek bizi tuzlabuzetti. Kırıldım, döküldüm. Ama akan, kan yerine notalardı, oluk oluk vallahi akıyordu damarlarımdan. O ana kadar damarlarıma kazınmış olan melodilerin hepsi bedenimi yırtıp kaçıyorlardı. Biz derilerimizi kaybedip –seni kaybetmek istemedim- notalara dönüşmüştük çünkü orası samanyoluydu ve zaten biz, biz değildik. Sen ve ben olmaktı, ve benim sahnemde birer nota olmaktık. O söyledikçe biz güzelleşecektik. Belki senin notalara ihtiyacın yoktu ama en azından ben onunla birleşip bir nota olmayabaşlayacaktım ve belki seni Samanyolumda bırakıp ben dondurma külahı şeklindeki kapıdan çıkarak konser alanındaki büyük sahnede onun dizinin dibine İKEA’dan aldığım sallanan sandalyeye kıvrılıp şuursuzca sallanacaktım.
Ben sallanmak istedim. Onun yerine Samanyolumu salladım. Samanyolum da yıkıldı. Vallahi. durakta inecek var.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder